Fotoğrafım
"We don’t pray for love, we just pray for cars..."

22 Mayıs 2016

Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kağıda yazar, bana uzatırdı. Bundan bir süre sonra sıkılınca da, ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı. Salak arabalarına benzin, yağ filan doldururdum, onlar da bana bir maaş verirlerdi. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar, ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi, fazla içerlere yapmazdım, çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum. Kendi yemeğimi kendim pişirirdim, eğer evlenmek filan istersem de, gider kendim gibi sağır-dilsiz bir kız bulur, onunla evlenirdim. Kulübede benimle yaşardı, bana bir şey demek istediği zaman, herkes gibi o da lanet bir kağıda yazardı. Eğer çocuklarımız olursa, onları bir yerlere saklardık. Onlara bir sürü kitap alırdık, okuma-yazmayı biz öğretirdik. Bunları düşünürken felaket heyecanlandım. Gerçekten çok heyecanlandım. Bu, sağır-dilsiz numarası çekme işi çılgıncaydı, biliyordum ama bunları düşünmek yine de hoşuma gitmişti


"Peki; Bay Vinson'lan, Bir kez, tüm bu Bay Vinson'ları atlattıktan sonra, gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın yani, istiyorsan, arıyorsan ve bekliyorsan onu. Diğer pek çok şeyin yanında, insanların davranışları karşısında aklı karışan, korkuya kapılan, hatta hasta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. Aynı senin şimdiki durumunda, pek çok, pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Ne mutlu ki, bazıları bu sorunları yazmışlar. Onlardan öğreneceksin bunları; eğer istersen. Aynı biçimde, bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi. Ne güzel bir düzen bu, sırayla, karşılıklı. Ve, eğitim de değil bu. Tarih bu. Şiir bu."



Yanımda, birinin kanepenin üstüne bıraktığı bir dergi duruyordu, ben de alıp okumaya başladım, en azından bir süre Bay Antolini'yi ve milyonlarca şeyi kafamdan atarım bari dedim. Ama, okumaya başladığım o lanet makale yüzünden daha kötü oldum. Yazı hormonlar hakkındaydı. Eğer hormonlarınız normalse yüzünüzün gözünüzün ne biçimde olacağı anlatılıyordu, ama benim yüzüm gözüm anlatılanlara hiç uymuyordu. Üstelik, aynen, makalede hormonları bozuk diye anlatılan o herife benziyordum. Ben de başladım hormonlarımın durumuna üzülmeye.



Yürürken, bir kamyona büyük bir Noel ağacı yükleyen iki herifin yanından geçtim. Heriflerden biri, öbürüne durmadan, "Kaldır şu orospu çocuğunu. Kaldır şunu, Tanrı aşkına," diyordu. Yani, bir Noel ağacı hakkında ne güzel bir konuşma, değil mi? Gülünçtü de bir bakıma, başladım ben de gülmeye. Gülmez olaydım keşke, gülmeye başladığım an, az kalsın kusuyordum. Gerçekten kusuyordum.


"Avukatlık olabilir, sanırım; ama o da beni pek çekmiyor," dedim. "Yani, gidip masum herifleri kurtardıklarında iyi hoş, çok seviyorum da, ama avukat olduğunda böyle şeyler yapmıyorsun. Tek yaptığın, bir sürü para kazanmak, golf oynamak, briç oynamak, araba satın almak, martini içmek ve kasılmak. Dahası var. Gidip heriflerin hayatını kurtarsan bile, bunu onların hayatını gerçekten kurtarmak için mi, yoksa o iğrenç filmlerdeki gibi, felaket iyi bir avukat olduğun için herkesin sırtını sıvazlayıp seni tebrik etmesi için mi yaptığını nereden bileceksin? Sorun da bu işte; asla bilemeyeceksin." Phoebe'nin neden söz ettiğimi anlayıp anlamadığından pek emin değilim. Daha küçük bir çocuk yani. Ama en azından, beni dinliyordu. Biri sizi en azından dinliyorsa, durum o kadar da kötü sayılmaz.



Bizim Luce. Ne heriftir ama. Whooton'dayken benim Öğrenci Rehberimdi. Ama, tek yaptığı şey, geceleri odasında bir sürü herife geç saatlere kadar seks üzerine söylev çekmekti. Seks üzerine epey bilgisi vardı, özellikle sapıklar hakkında filan. Bize hep, koyunlarla iş çeviren herifleri, şapkalarının içine kadın donu dikip başlarında o şapkalarla ortalıkta dolaşan herifleri anlatırdı. Homoları. Sevicileri. Bizim Luce, Amerika'da yaşayan her homoyu, her seviciyi bilirdi. Birinin -herhangi birinin- adını söylemeniz yeterdi, bizim Luce size hemen onun homo olup olmadığını söylerdi. Bazen, homo veya sevici olduğunu söylediği kişilerin, film yıldızlarının filan, öyle olduklarına inanamazdınız. Bazıları evli bile olurdu, Tanrı aşkına. Durmadan ona, "Yani şimdi, Joe Blow da mı homo? Joe Blow? Hep gangster ve kovboy rollerine çıkan o iriyarı, sert herif yani?" derdiniz. Bizim Luce da size, "Kesinlikle," derdi. Hep, "Kesinlikle," derdi zaten. Herifin evli olup olmaması fark etmezmiş. Derdi ki, dünyadaki evli erkeklerinin yansı homoymuş, ama kendileri bile öyle olduklarını bilmezlermiş. Eğer eğiliminiz filan varsa, bir gece içinde homo olabilirmişsiniz. Felaket korkuturdu bizi. Homo olacak mıyım acaba diye dertlenir dururdum. Bizim Luce'un tuhaf bir yanı vardı; ben asıl onun homo olduğunu düşünürdüm.



Olup biten her şey, bir bakıma çok gülünçtü bir düşünürseniz. Birdenbire yapmamam gereken bir şey yaptım. Güldüm. Ben bazen böyle sesli sesli gülerim işte. Yani ben sinemada kendimin arkasında otursaydım bir zahmet patırtıyı kesmemi söylerdim herhalde kendime.


İlk perdenin sonunda tüm öteki zıpırlarla birlikte sigara içmek için dışarı çıktık. Ama ne de havalıydı millet. Ömrünüzde bu kadar çok sahtekarı bir arada göremezdiniz, herkes çılgınlar gibi sigara içiyor, çevredekiler ne akıllı olduğunu anlasın diye bağıra bağıra oyun hakkında konuşuyordu. Bizim Sally Lunt'ları göklere çıkarmak dışında pek konuşmadı çünkü sağı solu kesmekle ve çekici görünmeye çalışmakla meşguldü. Sally durmadan, "Ben bu çocuğu bir yerden tanıyorum," diyordu. Onu nereye götürseniz, mutlaka tanıdığı veya tanıdığını sandığı birileri çıkar. Canımı iyice sıkana kadar söylendi durdu.



Oraya gittiğimde vakit daha erkendi, ben de lobide saatin yanındaki deri kanepelerden birine oturup kızları seyrettim. Bir sürü okul çoktan tatile girmiş, millet evine gelmişti, yaklaşık bir milyon tane kız oturarak veya ayakta, buluşacakları oğlanların gelmesini bekliyordu. Bacak bacak üstüne atmış kızlar, bacak bacak üstüne atmamış kızlar, felaket bacaklı kızlar, rezalet bacaklı kızlar, harika görünen kızlar, bir tanısanız ne orospu olduğunu bileceğiniz kızlar.
Gerçekten güzel bir manzaraydı, beni anlıyorsanız eğer. Bir bakıma, biraz da moral bozucuydu, çünkü durmadan hepsinin başına ne rezillikler gelecek diye meraka düşüyordunuz. Yani liseden veya üniversiteden sonra. Herhalde çoğu, sersem heriflerle evlenecek diyordunuz. Hep o lanet arabalarının mil başına kaç litre benzin yaktığından bahseden herifler. Golfte, ya da pingpong gibi salak bir oyunda size yenildikleri için çocuk gibi kızan herifler. Çok ters herifler. Çok sıkıcı herifler. Hiç kitap okumayan herifler.


Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden.
Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz. Bu kez sırtınızda bir palto olurdu. Ya da son gelişinizde sıradaki eşiniz kızıl çıkarırdı ve yeni bir eşiniz olurdu. Veya Bayan Aigletinger'ın yerine başka biri getirirdi sizi. Veya o gün banyoda annenizle babanız felaket bir kavgaya tutuşmuş olurdu. Veya üstünde gökkuşağı renkleri oluşan bir su birikintisi görmüş olurdunuz. Diyeceğim, değişik bir şey olurdu sizde.
Yürüdüm de yürüdüm, yürürken de bizim Phoebe'nin cumartesileri benim gibi müzeye gidişini düşündüm. Benim gördüğüm bütün o zımbırtıları aynı biçimde onun da göreceğini, ama her görüşünde onun da değişmiş olacağını düşündüm. Bunları düşünmek tam olarak moralimi bozmuş sayılmaz, ama acayip keyiflenmiş de sayılmam yani. Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. Biliyorum, olanaksız bir şey bu, ama yine de pek fena olmazdı. Neyse yürürken hep bunları düşündüm.


İkisinin önünde de kahvaltı diye, kızarmış ekmekle kahve vardı yalnızca. Moralim bozuldu buna. Ben kalkmış jambonlu yumurta yerken, birilerinin yalnızca kahve içip, kızarmış ekmek yemesinden nefret ediyorum.


Odadan ayrılmadan önce pencereye bir göz attım, bizim şu sapıklar ne yapıyor bir bakayım diye, ama tüm perdeler örtülüydü. Sabah olunca hepsi fena halde namuslu oluvermişlerdi.


Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat ve bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa, onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.



"Tabii," dedim hemen. Kalkıp bir şey yapacak olmak beni memnun etmişti. Elbisesini aldım, gidip dolaba astım. Onun bu elbiseyi almak için bir mağazaya gidişini düşündüm, mağazada hiç kimse onun bir fahişe olduğunu bilmiyordu. Tezgahtar herhalde onu kendi halinde bir kız sanmıştı. Felaket üzüldüm buna; nedenini de bilemiyorum.


Sonra gitti. Denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere durmadan "Tanıştığımıza memnun oldum" demek beni öldürüyor. Ama hayatta kalmak istiyorsanız ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.


Tiz notalarda, hödükçe, gösterişli süslemeler ve daha bir sürü numaralar çekip beni hasta etti. Şarkıyı bitirdiğinde kalabalığın halini bir görseniz kusardınız. Çıldırdılar sanki. Bunlar kesinlikle filmlerde gülünç bile olmayan şeylere sırtlanlar gibi gülen o gerizekalılardandı. Yemin ederim ben bir piyanist ya da aktör filan olsaydım ve bu sersemler de benim olağanüstü biri olduğumu düşünselerdi, bu durumdan nefret ederdim. Beni alkışlamalarını bile istemezdim. İnsanlar hep yanlış şeyleri alkışlıyorlar. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım.


Felaket kasıntı bir herifti, önemli biri veya ünlü filan değilseniz sizinle konuşmazdı bile.


"Şey, çok geç olduğunu ben de biliyorum," dedim çok olgun havalarda filan bir sesle.


Kızı o sakin, o içten sesiyle tavlamayla çalışıyordu; sanki, yalnızca çok yakışıklı bir herif değilmiş, aynı zamanda efendi ve içten bir herifmiş gibi. Onu dinlerken neredeyse kusuyordum.


Umursamadım. Hiç umursamadım. Manyaklar gibi sigara içmeye devam ettim. Döndüm,  yan yatarak, onun ayak tırnaklarını kesmesini seyrettim. Ne okuldu ama! Hiç durmadan birilerinin ayak tırnaklarını kesmesini veya sivilcelerini sıkmasını seyrediyorsunuz.


Herhalde hala pencereden filan bakıyordum, ama yemin ederim, tam olarak hatırlamıyorum,. Hatırlayamayışımın nedeni; felaket üzgündüm. Bir şeylere üzülüyorsam, tuvalete gitmem gerekse bile gitmem. Üzülmekten gidemem.


O felaket tekdüze sesiyle, geçen yaz sözde becerdiği bir kadını anlattı durdu. Bana bunu belki yüz kez anlatmıştı. Ama her anlatışında başka başka şeyler oluyordu. Bir dakika önce kıza kuzeninin Buick'inde sahip oluyordu, bir dakika sonra bakıyordunuz bir iskelenin üstüne uzanmış yatıyorlardı. Tümüyle palavraydı tabii.


Yemin ederim, bu herifin gemisi batsa, lanet bir sandalla onu kurtarmaya gitseniz, sandala binmeden önce mutlaka kürekte kim var diye sorardı.

Bu çok yakışıklı veya kendisini gerçekten bir şey sanan herifler kalkıp durmadan onlara böyle büyük bir iyilik yapmanızı isterler. Tabii, kendilerine felaket aşık olduklarından sizin de onlar için deli olduğunuzu ya da onlara bir iyilik yapabilmek için can attığınızı filan sanırlar. Gülünç bir şey yani.

Kendisine deli gibi aşık olduğundan böyle bakımlı görünmelere önem veriyordu. Batı yarım küresinin en yakışıklı erkeği sanıyordu kendisini.

Benim sorunum da bu işte; biri konuşurken konuyu dağıtırsa, bu çok hoşuma gidiyor. Bana daha ilginç geliyor.
"Sana bir şey anlatan birinin konuya bağlı kalması önemli değil mi sence?"
"Önemli tabii! Konuya bağlı kalarak filan konuşanları da seviyorum. Ama konuya çok da bağlı kalmalarından hoşlanmıyorum. Sanırım, konudan hiç ayrılmadan konuşanlardan hoşlanmıyorum."

Ama vay canına baktığım şeyi bile zor görüyordum. Gerçekten sarhoş olduğum zaman hep yaptığım gibi yine başladım kendi kendime karnımdan vuruldum diye saçmalamaya. Barda karnından vurulmuş olan yegane herif bendim. Kanım ortalığa akmasın diye, elimi ceketimin altından mideme bastırıyordum. Yaralı olduğumu hiç kimse bilmesin istiyordum. Yaralı bir orospu çocuğu olduğumu hiç belli etmiyordum. Sonunda canım bizim Jane'e telefon etmek istedi.