Fotoğrafım
"We don’t pray for love, we just pray for cars..."

6 Nisan 2016

-Bence ne zaman uç bir deneyim yaşasan kendini benzer bir deneyim yaşamış kişilerle dayanışma içinde hissedersin hastalandığımdan beri fiziksel engelli veya hasta kişilerle karşılaştığımda kendimi onlara daha yakın hissediyorum. Onları daha derinden anlıyorum ve bu durumdan kaçınmıyorum.
Bu önceden empati kuramadığım anlamına gelmiyor; fakat eskiden şimdiki gibi etkilenmez onlara yardımcı olmayı bugünkü kadar denemezdim.

-Akıl almaz miktarda kitap okurum, çoğu zaman da dikkat bile etmeden. İnsanlar nasıl televizyon izlemeyi seviyorsa ben de aynı şekilde kitap okumayı seviyorum kitap önümde uyuyakalıyorum. İçim sıkıldığında elime bir kitap alır kendimi daha iyi hissederim. Okumak benim eğlencem kafa dağıtma yolum tesellim benim küçük intiharım. Dünyaya katlanamadığım zamanlar bir kitap alıp battaniyenin altına kıvrılırım. Beni her şeyden uzaklaştıran küçük bir uzay gemisi gibidir. Ama sistematik bir okuyucu değilim. Çabuk okuduğum için şanslıyım: Çoğu okuyucuya kıyasla hızlı okuduğum söylenebilir bu da çok okuyabilmek gibi büyük avantajları beraberinde getirir ama dezavantajları da vardır çünkü hiçbir şeyin üzerinde durmam. Hepsini okur ve kafamda pişmelerini beklerim. Çoğu kişinin sandığından daha cahilim. Yapısalcılığın veya semiyolojinin anlamını açıklamamı istesen söyleyemem. Barthes'ın bir cümlesindeki bir imgeyi hatırlayabilir veya aşağı yukarı anlayabilirim ama tam çözemem.


-...Aslında olumsuzlanması değil erkekten aşağı şeklinde yapılmıştır bu tanım. Kadının çocuktan üstün, erkekten aşağı olduğu savunulur. Kadınlar çocuk çekiciliğine ve tatlılığına sahip erişkin çocuklar olarak algılanır. İçinde bulunduğumuz kültürde kadınlara duygu dünyasının yükümlülüğü verilmiş çünkü erkeklerin dünyası eylem, kuvvet, yetkinlik ve mesafe koyma kapasitesiyle tanımlanmış. Haliyle kadınlara duygusallık ve hassasiyet deposu olmak kaldı. Toplumumuzda şimdilerde sanat kadınsı aktiviteler olarak tasavvur ediliyor, fakat geçmişte böyle değildi. Zira eskiden erkekler kendilerini kadına uygulanan baskının üzerinden tanımlamazdı.


-Fransız kültürüne baktığımızda hayret verici derecede ciddi bir kadın düşmanlığı görürüz. Burada feminen veya kadınsı kelimesi -efemine bile değil doğrudan feminen kelimesi- hakaret olarak algılanır. Fransa'da herhangi bir işini bir aktivetinin veya bir kişinin kadınsı olduğunu (kişi bir kadınsa dar cinsel anlamıyla) söylemek her zaman küçümseme niteliği taşır. Erkeksi güçlü, kadınsı ise zayıf anlamında kullanılıyor.

-Eğer kadınlar yalnızca hisleriyle yazmaya şartlandırılırsa, zekanın erkeksi olduğu, yani düşünmenin sert ve saldırgan bir eylem olduğunu kabul ederlerse, elbette yazdıkları nazım veya nesir farklı olacaktır. Ancak bir kadının, bir erkeğin yazdığı herhangi bir şeyi yazamaması için bir sebep görmüyorum aynı şey bir erkek için de geçerli.

-Tanıdığım her akıllı, bağımsız, aktif veya tutkulu kadın çocukluğunda bir defa da olsa erkek olmak istemiştir, ağaçlara tırmanabilmek ve büyüyünce denizci olabilmek gibi hayallere ulaşmak için örneğin. Küçük bir kızken, seni yapamayacağın şeyler konusunda sürekli uyarırlar, dolayısıyla da daha özgür görünen cinsiyete üye olmak istersin. Çoğu oğlan çocuğu yaklaşık on altı aylıktan itibaren erkek olmanın daha iyi olduğunu anladığından kız olmak istemez. Çocuklar hareketlidir ve oğlanlarda aktif oyunlar teşvik edilir kıyafetlerini kirletir birbirine girişir, kız çocuklarında bastırılan bütün davranışlarda bulunurlar. Biraz büyüyünce insan bunun tamamen "ya o/ya bu" düşünce yapısı üzerine kurulduğunu görüyor, ki şu sıra bunun kırıldığı yerlerin moda bir adı da var: androjen veya androjenlik. Ancak buna bir isim vermek de pek iyi olmayabilir çünkü bu sefer de terim, bir grup polemikçinin himayesine girer.


-Tamamen kadın klişelerine dayanan bir rol. Kendimde yapıyorum zira bir anneyim yetişkin de olsa hala "böyle hissetmesi ne muhteşem" diye düşündüğüm yaptıklarıyla inanılmaz ilgilendiğim bir çocuğum var. Ondan, bir babanın yirmi beş yaşındaki çocuğundan bahsetttiğinden çok daha sık bahsediyor olabilirim onunla övünürüm de. Oğlumu merkeze koymak çoğu zaman kendimi daha iyi hissettiriyor, ben de izliyor, onun geldiği noktayla gurur duyuyorum. Bunların her biri, geleneksel anne-kadın davranışları.

-Vücut insanın her zaman başvurabileceği bir kaynak. Duyusal deneyimini hatırlamak veya cinsel fantezi kurmak için gidip biriyle sevişmen gerekmiyor, beyninde bu zaten kayıtlı. Bu demektir ki vücudun da beyninde kayıtlı. Şimdi yazarken fiziksel açıdan çok rahat olacağım koşulları düşünüyorum. Örneğin soyunup kadifelere sarındığını hayal etsene. Yazdıkların değişmez miydi? Bence değişirdi.

-Bence gençken bir şeyi özümsemek kadar doğal bir eylem olamaz çünkü karşılaştığın şeyler senin adeta bir parçan oluyor. Hiçbir şey bilmediğin için algıların çok açık ve önünde bir örnek olması için yanıp tutuşuyorsun. Ama Harold Bloom'un bahsettiği gibi etkilendiklerini yok etmeye dair Freudyen bir katil içgüdüden bahsetmiyorum. Yalnızca daha önce etkilendiğin ancak artık işine yaramayan kaynaklardan vazgeçebileceğine ve kaynaklarınla çatışıp alternatif yollar denemeye dair doğal bir dürtü olduğuna inanıyorum. Eski zevkime yabancı gelen konularla ilgilenmeyi heyecan verici buluyorum elbette eskilere kabalık ederek değil sadece taze kana beslenecek yeni kaynaklara ve ilhamlara ihtiyacım var. Belki kendim olmayanı seviyorum, ben olmayana ve bilmediğime ilgi duyuyorum.

-"Yeni duyguların bilincine varmayı sağlayan bir olay her zaman için bir insanın hayatındaki en önemli deneyimdir. Sakince sevebilmek, tereddütsüzce güvenebilmek, kendinle dalga geçmeden umut edebilmek, cesur davranabilmek ve enerjin tükenmeksizin zor işler başarabilmek kolay değildir." Söylediklerimi hayatıma aktarabilmeyi öylesine isterdim ki... Ama çok zor. Bilinç inanılmaz bir araç, çünkü her şeyin bilincine varınca, hemen daha fazlasının bilincinde oluyorsun. Kendine bir ideal, bir hedef biçtiğinde de onun sınırlarını görebiliyorsun.

-..Bu çok karmaşık bi durum: çünkü kafamın içinde -iyi veya kötü olabilir bilemiyorum- çocuk olmaya ve yetişkin olmaya dair belirgin fikirler var. Bu fikirleri kafamın içinde evirip çeviriyorum ve bazen aralarında hiç fark olmadığını ayrımın yapay olduğunu düşünüyorum. Yaşlanıyoruz ve cildimiz sarkıyor ne olmuş? Kim takar? Hangi yaşta olduğunun ne önemi var? Çocuk veya yetişkin olmamıza bağlı olarak nasıl hareket etmemiz gerektiği konusunda dayatmacı olmamalıyız. Kafamda çocukluğa dair hayaller var: Kendi çocukluğuma değil ama bir çocuğun açıklığının masumiyetinin kırılganlığının ve hassasiyetinin temsil ettiği değerlere dair. Biz yetişkinlerin bu değerleri korumaması çok acı.
Kafamda bütün bu fikirler uçuşuyor karşıt görüşlerle çatışıyor. Daha bu sabah hastanede doktoru beklerken bir arkadaşım geldi ve sohbet bir şekilde bu konuya bağlandı. "Ben bir yetişkinim, dolayısıyla yetişkin gibi davranmam gerekir" diyordum. Kafamda yetişkin fikri bağımsız ve otonom olmam gerektiğini söylüyordu; korkmamalıydım. Bu açıdan baktığında yetişkinlik hayal gücü kaybı veya içinin kuruması, çürümesi gibi romantik değerler değil aksine çok olumlu değerler barındırıyor. Yetişkinlik özgürlük, bağımsızlık, cesaret, gözüpeklik, uyanıklık, kendine yetmek demek. Bu tarifiyle ele alınırsa içimdeki çocuktan kurtulmak isterim tabii.